Hiç likten...

Artena

İstiklal Caddesi nin tiksindirici kalabalığının eşlik ettiği acı verici bir gecede, Ramazan Şenlikleri nden fırlamış Hacivat şaklanbanlık yapmakta ve verilen konserden gelen bilindik pop melodileri kafamı düzmekteydi.

Yalnızdım ama yalnız olmak konusunda yalnız değildim. Şaklaban işini yapmakta, önceden hazırladığı senaryoya harfiyen uymaktaydı ve yine aynı şekilde seyirciler de işlerini büyük bir özveriyle yapmakta yani gülünmesi gereken yerlerde gülmekte, düşünülmesi gereken yerlerde \"düşünmekte\" idiler. Buna karşın bireyler, diğer bireylerin kişisel alanına asla girmemekte; kişisel bir şekilde yüreklerine temasta bulun(a)mamaktaydılar, yani profesyonel bir şekilde bir taraf duygularını yansıtıyormuş gibi yaparken diğer taraf alıyormuş gibi yapıyordu. Böylece düzmece bir şarkı eşliğinde düzmece bir hayatta gerçek bir yalnızlık hüküm sürüyordu. Ne şaklabanın umrundaydı seyircinin yüzündeki gülümseme ne de seyircinin umrundaydı şaklabanın gözlerinde yaş.. Şaklaban ve seyirciyle sınırlı değildi bahsettiğim olay elbette. Her tarafta, farklı makyajların altında aynı olayı görüyordum. Doktor, ölümcül derecede hasta olan müşterisini muayane ederken aklında bir matematiksel denklem şeklinde formülize ettiği muhtemel hastalık vardı. Ama yanlış anlaşılmasın, onun umurunda olan hasta değil, kendisine verilen hastalığı çözme görevini yerine getirmek ve akşamki futbol maçını izlerken birasını içip daha sonrasında da metresini düzmekti. Karşısındakinin kim olduğu, ne hissettiğinin zerre kadar önemi yoktu. O hastanın, hastalık tarihini inceleyecek, tüm koşulları dikkate alacak ve matematiksel bir denkleme katacak ve hastayı değil hastalık denklemini çözecekti. Gerçekte önüne yine böyle bir denklem sunulsa ama gerçekte bir hasta olmasa( yani denklem suni olsa ) bunun doktor için hiçbir farkı olmazdı.

Etrafımız bunlarla kaplı.. Sözcüklerle anlaşamıyoruz, çünkü aramızda nerede, ne kadar yüksekte bittiğini bilmediğimiz, heybetli bir şekilde duran duvarlar var.. Hepimiz kare şeklinde hücrelere hapsedilmiştiz - ki ses geçirmiyor hücreler - ve yanımızda, ve arkamızda diğerlerinin diğer hücrelerde olduğunu bilmemize rağmen ne duvarı yıkabiliyoruz, ne sesimizi duyurabiliyoruz. O kocaman tarlada onbinlerce insan, evrendeki tek bir canlı gibi yapayalnızız. Ellerimizi veremiyoruz birbirimize..

Hücrem, beş adıma beş adımdı. Duvarlar yüksekti, gerçekte ne kadar yüksek olduğunu bilmiyorum, tahminim sonsuza kadar uzandığı yönünde. Bir seferinde kurtulmak için, tırnaklarımı aralara geçire geçire tırmanmıştım ama baya bir yükseğe çıktıktan sonra - ne yeri ne de bittiği yeri görebiliyordum - daha fazla dayanamayacak hale geldiğimden kendimi bırakmıştım. Açıkçası ölmek o an çok cazip idi, ama yer bir branda esnekliğinde aşağıya doğru esnemiş ve yumuşacık bir iniş yapmama neden olmuştu. Ah, tırnaklarım yerlerinden çıkmıştı ve o sırada bana iğne saplandı. Uyandığımda tırnaklarım acımıyordu ve tamamen eski hallerine dönmüşlerdi. Duvarlara vurmaya çalıştım, ama ben onlara vurdukça esniyorlar ve içlerine gömülüyordum. İçlerinde yürümeyi denedim, ama elbette hiçbir yere varamadım. Yer batıyor, duvarlar içeri göçüyor ve yukarıya uzanan sonsuz bir duvar bana aşağılayıcı bir şekilde bakıyordu.

Ses yok ve kimseye dokunamıyorum. Hala böyle, o zaman da öyleydi. Biliyordum, insanlar yanımdalar. Duvarı bir yıkabilsem anlayabileceğiz birbirimizi ama nasıl yıkılacak ? Düşündüm, obsesif bir şekilde yıllarca bunu düşündüm. Ağladım, köpekler gibi.. Kafese kapatılmıştım ve ulumaktan başka bir şey yapamıyordum. Fiziksel olarak acı bile çekmeme izin vermiyorlardı, kafama duvarlara vuramıyordum, nefesimi tuttuğumda ya da başka bir türlü kendime zarar vermeye kalktığımda bir iğne ile bayıltıyordum. Ölemiyordum bile, ne mutluydum ne de gerektiği şekilde acı çekebiliyordum ( acı çekmeden nasıl mutlu olabilirsin ki? ), hiçtim, tam anlamıyla bir hiç.

Kuyruğunu bacaklarının arasına almış mağrur bir köpek oldum kimi zaman, ağladım. Günler ve geceler boyunca. Bir kadın gördüğümü sandım, beni sevebilir dedim. Ama açamadık birbirimize kalbimizi, imkansızdı belki de bu.. Bu duvarlar, bunlar yüzünden.. En çok o zaman ağladım. Gözlerimi acıtacak kadar ağlamış olduğumda ise beni bayılttılar.

Bazen de dik başlı, asi bir duruş sergiledim. Hapsolmuş olabilirdim, ama gururumu yitirmeyecektim.. Hah, ne kadar da gülünç. Şimdi fark ediyorum da, köpek ya da \"gururlu\" olmak sadece bir hiç olduğum gerçeğinin yarattığını yanılsamalardı. Bir köpek bile olamazdım..

Değişmeyen bir şey de vardı, kendimi esnemeyen bir duvardan başka bir duvara vurmak istemem. Saçlarımı tel tel koparmak, ciğerlerimi yerinden oynatmak, dağlamak.. Yani en ufak bir biçimde var olabilmek. Birisinin beni anlamasını istemek, o duvarları kafamı vura vura kırmak istemek.. Gözlerine hiçbir duvar olmadan bakabilmek, onun. Yapamadım, yapamıyorum. Ne ölebiliyorum, ne yaşabiliyorum. Kaybedilebilecek ya da kazanabilecek hiçbir şey yok.. Kapısında köpek, karşısında epik temalı bir imge olsan da yok.. Birbirlerimizi anlamanın hiçbir yolu yok.

Bazen de umut düşüyor içime.. Belki bir gün, bulurum ya ölerek var olmanın yolunu ya da yaşayarak .. Eğer bu umut gerçekse, yani yine bir yanılsama-ilüzyon değilse o zaman gerçekten var olabilirim, ama tıpkı köpeklik gibi bunun da bir ilüzyon olduğu çok büyük ihtimal.

Gözlerimden yaş gelmeye başladı.. Birazdan bayıltırlar.. Acaba idamlık bir mahkumun son sözleri gibi mi yazsam diye düşünüyorum da ben ne idamlık biriyim ne de mahkumum. Bir hiç i niye mahkum edesiniz ki? Sokaktan yürürken karşınızdan gelse de görmezlikten gelip üzerinden geçtiğiniz birini.. Şahsen ona orada güzel bir dayak çekseniz, çok daha büyük bir iyilik yapmış olursunuz..

İstenildiği gibi yaşamak ve ölmek.. Yaşamımızın ve ölümümüzün nasıl, ne zaman (..) olacağına karar verilmesi..

Bu sistem, bu düzen... Yeteeeeeer!

Ah!