Jario

artena

O gece ay ışığı karaya belirgin bir şekilde vuruyordu ve kesin olan bir şey varsa o da şehirde yaşıyorsanız buna alışkın olmadığınızdır.Fakslanacak dosyalarla,doldurulacak formlarla,söylenecek yalanlarla ve yerine getirilecek rutinlerle o kadar dolmuş taşmışsınızdır ki bazen ayın orda olduğunu bile unutursunuz.Yani o gece ayın farklılığını çoğunuz fark etmediniz.Ama sıcak elleriyle çöpçüler fark etti, yanan yürekleriyle evsizler, tepeden tırnağa sevgiyle dolu aşıklar fark ettiler.Ve hepsinden ayrı bir nedenle Deniz de fark etti.

Kalın bir mantosu vardı ve kalın eldivenleri, bir de omuzlarına kadar gelen uzun saçları.Uzaktan Deniz’i gören biri herhalde onu böyle tarif ederdi. Bu soğukta hangi akla hizmetse sokakta tek başına yürüyen sıradan insanlardan biri..Deniz, amaçsızca yürümekten vazgeçti ve küçük evine yöneldi.Acelesi yoktu, yavaş adımlarla yürüyor ve çevreyi inceliyordu.Birden gözü büyükçe bir postere takıldı.Üzerinde pek de önemli olmayan pek rastlanabilir bir fotoğraf ve alt kısmında ise pek anlamsız ama pek çok insanın ilgisini çekecek bir yazı vardı.Aynen şöyle yazıyordu, “Artık Yalnız Değilsin.” Hafifçe güldü, sonunda ise dayanamayarak kahkahalar atmaya başladı.Böyle bir havada sokağın ortasında kendi kendine yüksek kahkahalar atan birinin garip görüneceğinin farkına vardı,bu sefer daha hafif bir gülümsemeyle kendisinin mi posterin mi garip olduğunu düşündü ve cebinden anahtarı çıkartıp kapıyı açtı.

Evde kimse yoktu, uzun zamandır beridir de evde kendisinden başkası olmamıştı zaten.Anahtarı bir kenara fırlattı,eldivenlerini,mantosunu ve botlarını çıkardıktan sonra oturma odasına yöneldi.Koltuğa oturdu, uzandı ve biraz dinlenmeye çalıştı aslında dinlenmeye ihtiyacı falan yoktu sadece zamanın geçmesini dilediği için böyle bir şey yapmıştı.Ama başarılı olamayacağını anladığında doğruldu ve koltukta öylece oturup avizesi olmayan ampulun yanışını izlemeye başladı.İzlerken ne kadar da dirense düşünmeye başladı.Her şeyden önce geçmiş geldi aklına,ki bu onun için hiç şaşılacak bir şey değildi, geçmiş ve onun seçimlerinin alınışı..Ve geçmişi düşünürken sanki tarihin akışına saygısından kronolojiyi takip ediyordu.Bisikletten ilk düşüşü,ilk sigara içişi,ilk platonik aşkı ve onu ilk öpüşü,hep ilkler geliyordu aklına ta ki o ana kadar.O andan sonrası hep ona dönüyordu.Hangi yoldan giderse gitsin hep oraya çıkıyordu.O an, ona birçok güç yüklemişti, ama ruhunu,iyiliğini,hislerini ve seçim yapma şansını ondan almıştı.Ölü bir Tanrı gibiydi,ölü bir tanrı.O gün ne mi oldu?

Yine böyle soğuk bir gecede, Beyoğlu’nun dar ve tenha bir sokağında yürüyordu.İçmişti, ne sarhoş ne ayıktı, çakırkeyif bir haldeydi anlayacağınız.Dilinde de yedikule zindanı türküsü..Yani 19 yaşındaki bir genç için gayet sıradan bir haldeydi.Gece de sıradandı aslına bakarsanız,sadece biraz daha soğuk ve biraz daha gerçek.Eve yaklaşmışken duvara yazılmış bir şey dikkatini çekti, taşla kazınmış gibiydi; “Artık Yalnız Değilsin” o kadar şey varken neden bunun ilgisini çektiğini anlam veremedi,daha doğrusu öyle bir halde olduğu için anlam vermeye çalışmadı da.Tam o sırada yukarıdan bir ses duydu -belki de duyduğunu sandı- başını gökyüzüne yönelttiğinde tek fark ettiği ayın daha bir şiddetli parladığıydı ve daha bir asil durduğu.Ve o anda bir şey oldu.Bir bomba patlamadı,yıldızlar bir araya gelip anlamlı bir şey meydana da getirmediler.O haldeyken tek anladığı artık soğuk olmadığıydı ama sıcak da değildi.

Garip, dedi Deniz. Herhalde yorgunluktan böyle hissediyorum, daha doğrusu hissedemiyorum. Tabi bir de çakırkeyifliğin etkisini düşünürsek… Bir gariplik olmadığına ikna etti kendini ve evine doğru yöneldi. Aslında bara gidecekti ya, nedense hevesi bir anda kaçmıştı. Pek olmazdı böyle bir şey, hele de gideceği yerde Merve olacaksa.. Neyse dedi, düşünmekten vazgeçti, adımlarını sıklaştırdı, daha sert ve daha seriydiler. Ve şüphesiz daha gerçek.

Evin kapısı göründü. Şirin bir ev değildi, olmasına da gerek yoktu. Olayları genellikle böyle değerlendirirdi. Gerekli olanlar ve olmayanlar. Mesela tanrı gerekli olmayanlar sütununda yer alıyordu, Merve de olması gerekenlerde.. Kapıyı açtı, oturma odasına yöneldi. O zamanlar avizesi olan ampülü yaktı ve televizyon izlemeye başladı. İstediğinden açmamıştı televizyonu, içini sarmalayanlardan kurtulabilir diye belki. Yok dedi Deniz, olmayacak böyle. Kapattı avizeli ampülü ve televizyonu. Ev karanlıktı artık, bir şey ifade etmedi. Odasına yöneldi, giderken üstündekileri de çıkarıyordu. Karanlıkta ayağı takıldı, ve kafasını yere çok sert şekilde vurdu. Acımadı, kanamadı da. Şaşırmadı Deniz, öyleki şuan dünya huzurlu bir yer olsa buna bile şaşırmazdı. Ayağa kalkarken, takıldığı şeye baktı. Kitaplardı, kütüphaneye iade etmek için üst üste dizdiği kitaplar, en üstte de Don Kişot. Yürümeye devam etti, bu sefer adımları daha yumuşak ve daha yavaştılar ve tabiki daha gerçek.

“Irak’ta işgal askerlerinin kuşattığı Felluce’de şimdiye kadar ölenlerin sayısının yüzleri aştığı bildiriliyor. Ölenlerin arasında çok sayıda kadın ve çocuk da var. Ayrıca şehirde yiyecek ve su sıkıntısı da …”
Kapıyı açıp çıktı bakkaldan Deniz. Okula gitmesi gerekiyordu, gitmedi. Farklı bir şeyler yapmalı, dedi kendi kendine, çekip atmalı şu sıkıntıyı içimden. Otobüse bindi Taksim Meydan’ından.. Kalabalıktı, mini eteklisi vardı, kara çarşaflısı da, genci de yaşlısı da ve ter kokusu da. Dikkatini yaşlı bir adam çekti, elinde sımsıkı tuttuğu bir çuval vardı, sanki yüreğini ellerinde tutarmışçasına tuttuğu. Yüzünde pek bir ifade yoktu. Sanki biraz hüzün, ama öyle ağlamaklı gibi değil, yılların biriktirdiği hüzün gibi. Hani nasıl denir, daha gerçek olan hüzünler gibi. Yoksulluğun, mutsuzluğun gerçekliği gibi. Deniz, tam o sırada otobüsün gelecek durakta durması için üstünde “dur” yazan kırmızı tuşa bastı ve otobüs gerçekten de durdu. Saatine baktı sekize çeyrek vardı. Vapur kalkmak üzereydi. Koştu, öyle hızlı koştu ki beş dakikalık yolun saniyeler almıştı bitmesi. Yorulmadı da, ilginçti. Pasosunu gişede bastıktan sonra vapura bindi.

Çok güzeldi. Zaten şimdiye kadar boğazı görüp de beğenmeyen kaç kişiye rastladınız ki, büyüsüne kapılmayan. Hepimiz defalarca görmüş olsak da Boğaziçi Köprüsü’nden her geçişimizde tekrar tekrar bakmıyor muyuz? Deniz de bakıyordu. Sinirliydi. Çok sevdiği boğaz bile ona bir şey ifade etmemişti. Aslında vapura binmeye karar vermeden önce bir şey ifade etmeyeceğini hissetmişti ama hissettirmesi gerektiğini düşünmüştü. Ne oluyordu ona böyle? Neden hiçbir şeyden etkilenmiyordu? Sonra parçalar birleşmeye başladı kafasında. Düşüşü, koşuşu, kendisini hiçbir zaman olmadığı kadar güçlü ama boş hissetmesi. Kendisinin olağanüstü güçler kazandığını düşündü bir anda ama kazandıkları karşısında benliğini vermişti. Sonra güldü kendine, olur mu öyle şey! Ama bu fikir girmişti bir kez aklına kemirdikçe kemiriyordu beynini. Bir an için denize atlamayı düşündü, eğer haklıysam bir şey olmaz. Sonra da dehşete kapıldı, neler söylüyorum ben? Deliriyor muyum, neler oluyor bana? Tam o sırada vapur yaklaştı kıyıya, insanlar inmek için doluşmaya başladılar, Deniz de ayağa kalktı ve karaya adımını attı. Moda sahiline doğru yürümeye başladı. Bir dostla konuşacaktı.

“İsrail, Filistin’deki bombalamalarına devam ediyor. Bugün vurulan hedeflerden biri düğün salonuydu. Ölü sayısının yüze ulaştığı düşünülüyor.. İsrail ise bu olayın bir yanlışıklıktan..”
Hadi oradan, dedi Deniz yanlışıklaymış.. Market’ten çıktı, aldığı sigarıyı açtı ve bir tane yaktı. Sahile doğru ilerlemeye devam etti. Ali’yi görecekti, orda olacaktı, olmalıydı. Nerede olacak ya kereta? Sahilde içecek, çekecek işi gücü budur onun diye düşündü. Eh olmasa ne yazar, sanki yapacağım başka bir şey var da, dedi ve yolu üzerindeki bir kitapçıya girdi. Kafasını dağıtacak bir kitap aramak için hızla rafları gözden geçirdi. Sonra ihtiyaç duyduğu şeyin kafasını dağıtmak olmadığı, kafasını toplamak olduğuna karar verdi. Tam o sırada gözüne Nietzsche ilişti ve onun Zerdüşt’ü.. Hemen aldı.. Hep okuyacaktı ama bir türlü okuyamamıştı. Kitabı aldı ve yoluna devam etti..

Sahile vardığında her şey güzeldi, gerçekten öyleydi. Güneş güzeldi, deniz güzeldi, birbirleriyle öpüşen insanlar güzeldi, hatta eğlenen ve içen insanlar da güzeldi. Kötü olsaydı da olurdu.. Farketmezdi onun için, sanırım. Tam benzer şeyleri düşünürken Deniz, Ali’yi gördü. Ali, ona sırıtarak bakıyordu. Neden sırıtıyor bu gerizekalı diye iç geçirdi Deniz, imalı sırıtışı canını sıkmıştı besbelli. Aslında sıkmamıştı, ama sıkması gerektiği düşündüğü için sıkılmaya çalışıyordu. Yanına gitti,

Ali: Naber Deniz’im, nasıl gidiyor hayat?
Deniz: Boş, bomboş.. Bu da kötü demek oluyor, sanırım.
Ali: Biliyorum, ama unutma artık yalnız değilsin.
Deniz: Ne dedin sen?
Ali: Artık yalnız değilsin dedim.

Deniz dün geceyi hatırladı ve o yazıyı da. Bu sabah gelirken aynı yere dikkatle bakmıştı ama öyle bir yazı görememişti. O sözü duyduğu her an bir şeyler hissediyordu, koca hissizliğinde sadece o zaman bir şeyler var olabiliyordu. Ve bu sözün değişimiyle bir alakasının olduğu şüphe götürmezdi. En azından değişimiyle ilişkili bir şey bildiğini düşündüğü için bunun şüphe götürmez olduğunu umuyordu.

Deniz: Ne demek istiyorsun?
Ali: Tanrılar seni seçti..
Deniz: Tanrı diye bir şey yoktur. Sana bunu kaç kere anlattım.
Ali: Yavaş ol genç adam, belki her şeyi yaratan, düzenleyen, günahları ve sevapları sayan, cennet, cehennem hazırlayan bir tanrı yok. Ama insanların tanrı dedikleri şey, var.
Deniz: Kafa mı buluyorsun benimle, yoksa çok mu içtin? Ayrıca ayık olsan ve ben seni ciddiye almış olsam, dediklerinden bir şey anlamayacaktım.
Ali: Güçlerini sına,hem fiziksel hem zihinsel olarak. Değişimi göreceksin. Şimdi gitmeliyim.

Ali, bunları söyledikten sonra yüzü birkaç saniye için tepkisiz kaldı, sonra beni görünce “Vay Naber Deniz’im Geldiğini Görmedim, Nasıl Gidiyor Hayat?” dedi.

Deniz durdu. Derin bir nefes falan da almadı, sadece durdu. Düşündü, neler oluyor diye. Bir sigara daha çıkardı, yaktı ve içine çekti. Çok seriydi hareketleri, içinde bulunduğu karmaşa düşünüldüğünde böyle kesin ve net hareketler yapması ilginçti. Ali’ye cevap verdi, İyiyim. Sonra Ali’nin biralarından bir tanesini açtı ve içti, içti ve nefes verip aniden ayağa kalktı. Bir şey demeden uzaklaştı, Deniz. Ali, hiçbir şey anlamadı, neden gelmişti neden gitmişti? İki kelime sohbet bile etmemişlerdi. Aman, dedi Ali. İçmemize bakalım biz.

“Şüphe Değil, Kesinliktir İnsanı Deli Eden.”
Aldığı kitabının arka kapağındaki bu söz dikkatini çekti Deniz’in. Belki dedi, belki de önceden rutine dayanmış hayatım, yarın ne olacağını aşağı yukarı bilmem, duyulmuş diyalogların yine duyulacak olmaları, bu kesinliğe yakınlık beni bitiriyordu. Belki dedi, belki bu karmaşa, bu kaos özgür kılacak beni, doğru kararları doğru anlarda vermemi bu karmaşa sağlayacak benim, doğru değil de gerekli kararları. Belki..

Ali’yle - ya da her kimse - konuştuktan sonra saatlerce dolaşmıştı. Ve hava kararmaya başlayınce dönme vaktiğinin geldiği kanısına vardı. Vapura bindi, boğazı gördü ve düşündü. Boğazı değil, Ali’yi - ya da her kimseyi-. Gücünü sınamalısın demişti, hem fiziksel hem zihinsel. Zihinsel olarak kendini boş hissediyordu, bu bir güç müydü? Güçse bile bu güç nereden gelmişti. Ne gücü ya diye haykırdı bir anda Deniz. Sinirlendiğinden değil, bağırması gerektiğini düşündüğü için. Herhalde halusinasyon gördüm dedi, evet mutlak öyle olmalı. Yorgundum, sıkıntılıydım -sanırım- ve bir neden arıyordum. Derken vapur yanaştı ve ayağını siyah ama sıkıcı olmayan yere bastı.

Bütün gece başının ağıracağını düşünüyordu, ağırmadı. Bu boşluğun onu sıkacağını, yiyip bitirmesi gerektiğini biliyordu, ama bunun olmayışı onu huzursuz ediyordu, ki bu his de gittikçe yok olmaktaydı. Her geçen saniye, belki de bu son hissi, son duygusu gittikçe yok olmaktayken bir şey yapmalıydı ama yapabileceği bir şey yoktu, yapmak da istemiyordu. Yatağına girdi. Uyudu ya da uyuyorum diye kendini kandırdı, pek fark etmez.

Gece bir sesle uyandı. İlk başlarda fısıltıydı, sonra giderek şiddetlendi, daha çok daha çok. Ben uyduruyorum dedi Deniz, ben. Kalkmadı uzun bir süre, direndi. Sonra ne fark eder dedi. Seslere doğru yöneldi, gerçi nereden geldiğini anlayamamıştı ama gitmeliydi bir yöne. Çaresiz kaldığımız durumlarda, bir şeyler yapma gereği hissederiz ya, ki genellikle ne yapacağımızı bilmeyiz ama yaparız merakla ve umutla öyle. Dar koridordan geçerken, dün Don Kişot’a takıldığı yerde, yine takıldı ve yine düştü ve yine kafasını vurdu. Acımadı, kanamadı da. Peki dedi, anlayacağız. Duvara vurdu elini, camlara vurdu. Kanamadı, ama duvar çatladı, cam kırıldı. Ya zihnim dedi, annesinin ölümünü düşündü bir şey hissetmedi, ilk sevgilisini düşündü hiçlik, ilk sevişmesini bir hiç ve en büyük suçunu yine hiç. Hiçbir şey hissedemiyordu.

Ve o an ses yaklaştı..Anlamaya başladı sesleri, sanki bir şey söyleyecek gibiydiler.. J.. J.. Jar..Jar.. JARİO!

- Jario mu? O da ne, ne istiyorsunuz benden?

Bunları endişeli bir şekilde söylememişti. Dile getirmesinin nedeni bir şey yapması gerektiğini düşünmesiydi. Sonra belki de bunu yapmasaydı daha iyi olacağı düşüncesine kapılmıştı. Beklemeye başladı.

Tam o sırada, telefonun alıcısını bezle örtüp konuşan bir sapığın sesi gibi bir ses yükseldi,
Hazır olduğunda zamanın gelecek..

Tamamen refleksiv olmak üzere, elleriyle gözlerini avuşturuyordu. Doğrulurken sabahın geldiğini fark etti. Dün geceden hatırladığı son şey, gel…ecek diyen sesti. Ve işte şimdi sabah olmuştu. Yavaşça ayağa kalkarken kırık camı ve ezilmiş duvarı gördü. Evet, dedi.. Sanırım bunları ben yaptım. Garipsememişti. Ne yapması gerektiğini düşünürken bir şeyler atıştırmanın iyi olacağına karar verdi. Bunu midesinden gelen bir uyarı ile yapmamıştı. Geçmişteki anılarında böyle yaptığını hatırlıyordu, bunu yapmasındaki tek neden bu olacaktı. Bunun üzerine atıştırmamaya karar verdi. Ama bu kararı da uzun sürmedi iki olasılık arasında kesintisiz bir salınıma girdi ve bu baya bir süre aldı. Sonunda dışarıdan gelen bir gürültü, bu salınımı kırdı ve onun kapıyı çarparak evden çıkmasına olanak sağladı.

O günden sonra hayatının büyük bir bölümünü bu salınımlar kaplayacaktı. Mesela bir keresinde, kapkaça maruz kalan yaşlı bir kadını görmüş ve hiçbir tepki vermemiş, benzer başka bir olayda yardım etmeye karar vermiş, çantayı kurtardıktan sonra ansızın kararını değiştirmiş ve hiçbir neden yokken çantayla beraber kendisi kaçmaya başlamıştı. Bazen öyle günler oluyordu ki, vapura binip binmemek üzerine saatlerce düşünüyordu. Bütün bu kısır salınımlar üstüne düşünüyor, eylemlerini düşünmeden yapması gerektiği kanısına varıyordu ama bu kanısı uzun sürmüyor ve düşünmesi gerektiği kararına varıyordu.

Bedensel ve zihinsel olarak büyük bir gelişim geçirmişti. Ama duyguları ve değer yargıları yok olmuştu. Ve bu süreç, yani salınım süreci, geçmişte yaşadığı olayların duygusal önemini yıkıyordu. Mesela o gün ilk öpüşmesini düşünürken, içinde bir şey kıpırdamıştı ama bu lanetle yaşadığı hergün neden kıpırdadığını sorgulamıştı, salınımlar gerçekleşmiş ve sonunda hiçbir şey hissedemez olmuştu. Çünkü zaten bugünlerde duygularını kaybetmişti, geçmiştekileri de kaybedince…İlk başlarda gördüğü, eskiden değer yargılarına aykırı olan, olaylara belli bir tepki veriyordu. Sonraları bunlar da anlamsızlaştı. Belki de en trajik olanı Merve’yle karşılaşmalarında oluyordu. En uzun süreç de bu oldu. Çok direndi, Deniz. Ta ki o yazıyı görüp de gülmeye başladığı güne kadar.. O gün, yazıyı görmeden önce, direnişini de o kısır salınım içine almıştı.. Artık geçmişindeki hiçbir şey ona bir anlam ifade etmiyordu, hiçbir değer yargısı kalmamıştı, seçim şansı yoktu!

Deniz avizesi olmayan ampülün altında geçmişi ve bugün gelirken uzun süre sonra gördüğü “Artık Yalnız Değilsin”‘i düşünürken, çok az duyduğu ve ama çok tanıdık bir ses yükseldi..

“Artık zamanı geldi, hazırsın..”

Deniz;” Hadi ya, ciddi misin?” gibi bir tepki verdi. Sonra tekrar düşününce, neyin zamanı demekle yetindi.. Ve aniden tüm oda değişti ve karşısında beş kişi oturuyordu. Masanın ortasındaki kadın, Deniz’e hiç konuşmamasını söyledi. Zaten Deniz de, konuşmak gibi bir niyeti olmadığını belirten bir şeyler yapmaya çalıştı. Ve kadın anlatmaya başladı..

- Selam! Sana Ali üzerinden mesaj gönderen bizdik. Bizler Tanrı’larız.. Var olan, olmuş ve olacak olan bütün tanrılar.. Kimimiz kitaplar gönderdik, kimimiz şimşekler.. Hatta bazılarımız kendini inek simgesine bürüdü. Ama ne olursa olsun, biz sıradan insanları hep kontrol altında tuttuk. Onları yönettik, bazen canımız sıkıldı savaşlar çıkardık. Hemen sağımda gördüğün iki kişi de tarih boyunca var olan şeytanlar.. Her şey güzel olsaydı gerçekten bizler için sıkıcı olurdu değil mi? Şeytanların görevi de insanları kontrol altında tutarken dengeyi sağlamak..

Deniz yavaşça,

-Yani Tanrı ve Şeytan aynı saftalar, insanlığın karşısında..

- Zihinsel gelişim işe yaramış.. Evet, tamamen öyle. Sana niçin burada olduğunu söylemeden önce kendimiz hakkında biraz daha bahsetmem gerekiyor. Bizler gelecekten gelen insanlarız.. Bizler zamanda kayabilen, kendi evrimine müdahale edebilmiş insanlarız. Bu tarihten çok da uzak olmayan bir tarihte, bilimsel ve teknolojik gelişim o kadar ileri düzeydeydi ki, kendi evrimimize müdahale edip kendimize çok gelişkin güçler ekleyebiliyor, zamanda kayabiliyorduk. Ama tahmin edeceğin gibi bunu yapabilenlerin sayısı pek fazla değildi, sayı çok kısıtlıydı. O zamanlar sayımız yirmiydi ama anlaşmazlıklar sonucu sayımız altıya düştü.. Tabi tahmin edersin, bu anlaşmazlıklar on milyar insanın da ölmesine sebep oldu. Biz altı kişi olarak hükmedecek kimse kalmayınca ne yapacağımızı düşündük. Ve dedik ki, niye tüm zamanlarda var olan insanlara hükmetmeyelim.. Geçmiş gösteriyor ki, insanlar zaten sınıfsal ve toplumsal koşullar nedeniyle tanrılara inanmaya meyillier.. Bizler de tanrı olalım.. Ve işte bugündeyiz..Altı kişiyiz demiştim, gördüğün gibi şimdi beş kişiyiz. Aramızdan bir kişi (fark ettik ki evrimi pek başarılı değilmiş) artık çok sıkıldığını söyleyerek kendisiyle beraber bir kavmi yok etti. İşte gerisi duyduğun Nuh ve Tufan hikayesi.. Senin bu olaydaki durumuna gelirsek, altı rakamının bizim için bir önemi var ve sayımızı altıya tamamlamak istiyoruz ve sen de altıncısın..

Kadının yanındaki sert görünüşlü erkek sözü devraldı;

-Duygularını sana geri vereceğiz. Geçmişindeki tüm duygu ve değer yargıları senin de fark etmiş olman gerektiği gibi yok. Sıfırdan var olacaksın.. Tanrı olacaksın.. Duyguların açgözlülük olacak, kin olacak, hırs olacak! Sen gerçekten var olacaksın! İnsan’ı aşacaksın…

Ve Deniz, o anda tekrardan hissetmeye başladı..