PARA-DOX

PİR SULTAN AK

Kitaba ilişkin çeşitli yazarlardan görüşler: (Bu kısmı kesinlikle ciddiye alın*?*)


‘’Bu kitap kesinlikle bir facia. Okuyanın aklının başında kalması bir tarafa, aklı başında birinin okuyacağı bir kitap değil bu.’’ (Heredotus)

‘’2007 yıldır hiç bu kadar değişik bir roman vücuda gelmemişti.’’(Stanıslaw Lem)

‘’Çok post modern ve eksprestyonist ögeler taşıyan enteresan bir kurgu.’’ (Goethe)

‘’Edebiyat dünyası sarsılmaya başlıyor. Tek bir cümle söylemek gerekirse bu eserin bir eşi daha yoktur.’’ (Montaigne)

‘’Yorumlarınızı lütfen kendinize saklayın ve kitabın içinde kaybolmaya bakın.’’(Honore de Balzac)


‘’Nobel’e aday olmasını istemiyorum bu kitabın. Çünkü Nobel bu kitabı hak etmiyor.’’(Alfred Nobel)

‘’Yazarımız kendisiyle ilgili hiçbir yorum istemedi ama ben yinede yazacağım ve bunu da eklerse memnun olacağım. Dehanın delilikle harmanlandığı ve kum saati gibi dengelendiği sıra dışı bir zekanın ürünü. Kardeşim seni bu cesaretinden ötürü kutluyorum.’’(Victor Hugo)

‘’Diğer arkadaşlarımın kitapla ilgili yorumlarına baktım da bu kitabı eleştirmek gerçekten çok basit bir eylem olarak kalır çünkü kitabın kendisi her şeye edebiyata, bilime ve insan yaşantısına dair bir eleştiri ve bu denli bir romanı yazmaya cüret etmek herkesin harcı olmasa gerek o yüzden ne söylesem boş.’’(Tolstoy) Helikopter manevra yapmıştı. Yaklaşık on dakikadır bu yönde ilerlemekteydiler ama belirli hiçbir işaret yoktu. Mustafa cihazı helikopterin içinde ileri geri oynatıyordu.

‘’Neden cihazı oynatıyorsunuz?’’
‘’Bilmem. Refleks olsa gerek. Kendimi birden define arıyorum sandım.’’
‘’Cihazda bir arıza yok öyle değil mi?’’
‘’Sanmıyorum.’’

Tam o sırada ekranda zayıf bir kırmızı nokta belirmişti.

‘’Hah! İşte bulduk. Pilota söyle derhal güney batı yönüne on iki derece dönsün.’’

Pilot helikopteri çevirmiş ve yavaşça alçalmaya başlamıştı.

‘’Yaklaşık üç kilometre. Daha hızlı alçal.’’

Mustafa navigasyon sisteminin ekranını açmıştı. Ormanlık bir alanın üzerinde uçuyorlardı. Ağaçların tepesi helikopterin altına değiyor ve hışırtılar çıkarıyordu.Ormanın ortasında geniş bir düzlüğün üzerinde duruyorlardı. Önlerinde on dönüm arazi üzerine kurulmuş dev malikane duruyordu.

Polis şefi Mustafa’ya dönerek ‘’bulduk galiba’’ dedi. Mustafa pilota dönerek ‘’ helikopteri arazinin uzak bir köşesine indir. Bundan sonrasını yürüyerek halledeceğiz’’ dedi.

Helikopter hala havada, yerden otuz metre yükseklikte duruyordu. Pilot arkasını dönerek ‘’efendim buraya iniş yapamayız, pervaneler ağaçlara çarpabilir’’ dedi.

Mustafa gerildiğini hissetmişti. Cihazı tekrar kemerine sıkıştırdı ve polis şefine dönerek ‘’ip merdiveni aşağıya salla. Atlayacağız o zaman’’ dedi.
‘’Ama bu yükseklikten atlamamız tehlikeli.’’
‘’Ne diyorsam onu yap.’’

Polis şefi kapıyı aşarak dışarı sarktı. Bir eliyle içeriden bir çıkıntıya tutunuyor diğer eliyle de helikopterin ayaklıklarına sarılı olan merdivenin bağını çözmeye çalışıyordu. Merdivenin ipini çözdü ve aşağıya doğru rulo şeklinde sarkıttı.

Mustafa polis şefinin üzerinden aşırılarak merdiven ile yer arasındaki mesafeye baktı.

‘’Sanırım atlayabilirim.’’
‘’Önden siz lütfen.’’

Bir anda helikopterin pervane sesleri git gide boğuklaşmaya başladı.

‘’Flüş flüş flüş ffllüüüşş ffffllllllüüüüüüüüşşşş ffffff… f…-sessizlik- ….’’

Artık pervaneler dönmüyordu ve helikopter öylece havada asılı kalmıştı.

Polis şefi korku dolu gözlerle Mustafa’ya bakarak ‘’düşmemiz gerekiyordu ama…’’ dedi.
‘’Gördüğün gibi düşmedik ve halen havadayız.’’

Mustafa merdivene doğru yöneldi ve ters dönerek sağ ayağını merdivenin metal halkalarından birine koydu. Yavaşça inmeye başladı. Merdiveni yarılamıştı ve kafasını kaldırıp helikoptere bakmak istedi.
Helikopter havada hareketsiz bir şekilde asılı duruyordu. Kafasını salladı ve ‘’olmaz demek hiçbir zaman olmayacak anlamına gelmez’’ dedi.

O sırada polis şefi de helikopterden sarkmış ve merdivene ilk adımını atmıştı.

Mustafa merdivenin sonuna gelince yerden on beş metre kadar havada olduğunu fark etti. Polis şefi hemen Mustafa’nın tepesinde onun atlamasını bekliyordu.

‘’Biraz fazla yüksekçe. Acaba kemiklerimden hangisi kırılır?’’
‘’Doktor olan sensin. Kaval kemiği veya köprücük kemiği. Bu nasıl ve hangi açıyla düştüğüne bağlı.’’

Mustafa ‘’bir iki üç’’ diyerek kendini boşluğa bıraktı ve yere sert bir şekilde çakıldı.
Polis şefi Mustafa’nın yere düşmesiyle etrafa parçalarının dağıldığını gördü ve tekrar helikoptere tırmanmak istedi. Dehşete kapılmıştı ve ne yapacağını bilemiyordu.

‘’Günahım neydi benim. Aşağı tükürsen Mustafa’nın kemikleri, yukarı tükürsen havada asılı kalmış bir helikopter.’’

Mustafa yere çarptığı anda önce baldırlarından ve diz kapaklarından eklemleri ayrılmış ve uyluk kemiği üç parçaya bölünmüştü. Kolları köprücük kemiğinden ayrılmış ve başka bir yere fırlamıştı. Kafası da boynundan kopmuş ve filelere değen futbol topu gibi yerde sekiyordu.

Polis şefi başka çare olmadığını düşünerek kendini boşluğa bıraktı ve yanlamasına yere yumuşak bir iniş yaptı. Gözlerini sıkı sıkı kapamıştı ve açtığında hemen göz hizasında Mustafa’nın kafasıyla karşılaştı. Ellerini geriye yatırarak ‘’huooo’’ diyerek yerinden fırladı.

Mustafa’nın hiçbir parçasından kan akmıyordu sanki bağlantı yerlerinden koparılmış bir maket gibi öyle rast gele parçaları etrafa dağılmıştı.

Mustafa yerde sekmekte olan kafasını polis şefine doğru çevirerek ‘’ne bakıyorsun dangalak herif, gel de şu parçalarımı yerine tak’’ dedi.

Polis şefi irkilerek ‘’peki peki’’ dedi ve önce kafasını yakalayarak gövdesine ‘’çıtt’’ diye monte etti. Ardından diz kapaklarını ve ayaklarını.

Mustafa doğrulmuş ve kolunun tekini arıyordu. Öteki polis şefindeydi.

‘’Onu da taksana.’’

Sağ kolunu taktıktan sonra bir hayli uzağa fırlamış olan sol kolunu buldu ve sağ eliyle tutarak yerine monte etti.

‘’Evet işte yeniden tek parçayım’’

Ellerini ve diz kapaklarını oynatıyor ve yerlerine iyi oturup oturmadığını kontrol ediyordu.
Polis şefi son yirmi dakikadır yaşadıkları olayların etkisinde kurtulamamıştı ve elini yüzüne kapatıp açıyordu, gözlerini ovuşturuyor ve anlamsızca yere çömelip doğruluyordu.

‘’Neler oluyor burada böyle. Rüyada mıyım neyim?’’
‘’Bir bakıma öyle. Gel şimdi işlerimiz var. Daha çok şey göreceksin. Hazırlıklı ol.’’

Polis şefi kendi kendine gülmeye ve yerinde zıplamaya başlamıştı.

‘’Evet evet. Rüyadayım. Oh be. İlk defa böylesine net bir rüya görüyorum. Sabah uyandığımda bütün bu olanları çocuklara anlatacağım.’’
‘’Doktor?’’
‘’Ne var!’’
‘’Sen en son ne zaman rüya görmüştün?’’
‘’Ben rüya görmem. Rüyaları yaratırım.’’

Malikanenin ön kapısına doğru yaklaşmışlardı ve kapı aralık duruyordu. Basamakları parmak uçlarında çıktılar ve Mustafa kulağını kapıya dayayarak içeride birilerinin olup olmadığını kontrol etti.

‘’Doktor?’’
‘’Doktor doktor. İki dakika sus be adam. Şişt, sus. Bizi duyacaklar.’’
‘’Duysunlar ne olacak ki. Bu benim rüyam değil mi?’’
‘’Seni hiç buraya getirmemeliydim hatta bu programa hiç dahil etmemeliydim. Biz buraya delileri akıllandırmaya getiriyoruz. Bunun gibi salaklar iyice salaklaşıyor.’’

Birden polis şefi kapıyı hızla itekledi ve içeriye girdi.

‘’Ben geldim!’’

Merdiven basamaklarının başında durmuş olan kır saçlı adam ‘’hoş geldin Kamil’ciğim bu ne hoş sürpriz böyle. Seni buraya beklemiyorduk’’ dedi.

Akif, Murat, İsmail ve diğerleri kafalarını çevirmiş hayretle içeri giren bu adama bakıyorlardı. Kır saçlı adam tekrar konuşarak ‘’Alisya bu ahmağı program dışına yolla’’ dedi.

Birden silahlar ateşlenmişti. Polis şefinin üzerine her yandan yaylım ateşi açılmıştı. Yaklaşık kırk mermi boşaltmışlardı zavallı adamın midesine.

İsmail yaşadığı bunca garip olay üzerine bir de cinayete tanık olmuştu ama onca mermi sıkılmasına karşılık yerdeki adamdan hiç kan akmıyordu.

Sanki hoparlörden anons yapılacakmış gibi tiz bir çınlama oldu ve bir kadın sesi karanlıktan konuşmaya başladı.

‘’Kamil Özgen. AX19VTRL31. SİSTEM DIŞI. PROGRAMA DÖNMEK İÇİN SİSTEMİ LÜTFEN RESETLEYİNİZ.’’

Bu anons üç defa tekrar etti ve Polis şefinin mermi deliklerinden bir ışık huzmesi sanki süzgece gece karanlığında fener tutuluyormuş gibi yayılmaya başladı ve on saniye içinde yerdeki adam herkesin gözü önünde ışık demetine dönüştü ve yok oldu. İsmail ve diğerleri kır saçlı adamın ağzından çıkacak şeyleri hayretle bekliyorlardı. Malikanenin giriş kapısı gıcırdayarak açıldı. Herkes anlaşmış gibi bir anda arkasını dönerek içeri girenlere baktı.

Murat’ın başı dolandı biran. Akif sevinçten çığlık atmak üzereydi. Alisya dudaklarını kısarak içine hava çekti ve ‘’eyvah’’ dedi. Kır saçlı adam içeri girenleri görerek ‘’Vay vay vay! Büyük büyük konuklarımız geldiler. Sizi hiç beklemiyorduk ama davetsiz misafirin böylesine ev sahibi değil de uşağıymış gibi davranılmalıdır. Sizce de öyle değil mi çocuklar.’’ Diyerek merdivenin başına doğru yürümüş ve aşağıya inmeye başlamıştı.

Mustafa Bir adım öne atılarak ‘’demek Osiris ha! Beni güldürüyorsun İsrafil. Bunca insanı teleparteri kullanarak burada buluşturman çok etkiledi beni doğrusu ama sana ait olmayan bir şeyin yerinde kalması hususunda annenin lafını hiç dinlememişsin anlaşılan.’’

Alisya aldatılmışlık hissine kapılarak ‘’Osiris üstat. Bu adam ne diyor’’ dedi. Ama İsrafil Alisya’yı duymuyordu bile.
Mustafa konuşmasını sürdürüyordu.

‘’Dostlarım. Hepinizi tanıyorum. Aslında hepiniz de beni tanıyorsunuz ama bu iki yüzlü pislik sizin hafıza kartlarınızı da silmiş olmalı.’’

İsmail araya girerek ‘’Abi bu işin iyice boku çıktı. Şimdi buradan biri çıkıp ta ben senin annenim diye bağırsa hiç şaşmam yani’’ dedi.
Mustafa İsmail’e dönerek ‘’genç adam sen de beni tanıyorsun. Hatta kafanı okulun basamağına çarptığın gerçeğini bile biliyorum çünkü o bir tesadüf değil bizim sistemimizden kaynaklanan bir hataydı.’’ dedi.

‘’Ne? Hata mı? Ne hatası?’’

‘’Peki her şeyi baştan anlatmam gerekecek.’’
‘’Sen Alisya kod isimli bayan. Asıl işin otel odası temizlikçisi. Seni bir gün çalıştığın otelin odasında yüksek dozda uyuşturucu almış halde bulduk. Kendine 500 ml’lik pet şişe sokmaya çalışmışsın. Boşaltım yoluna hem de. Durumun çok kötüydü ve bizi otele çağıran görevliler seni öyle bulduklarında sırayla odanın ortasına kusmuşlardı. Yani halinin ne kadar iğrenç olduğunu düşün. Ortalık kan revan vs… Seni derhal hastaneye kaldırdık tedavi edildin. Aşırı Psiko seksüel ve sado-mazohist eğilim, madde bağımlılığı teşhisiyle ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk ettik. Kendini üç kez öldürmeye kalkıştın ardından, yaşadığın psikolojik bozulmalar iyice arttı en son şizoid eğilimli kişilik bölünmesi durumuyla seni ruh ve sinir hastanesine kaldırıp tedavi altına aldık. Bundan sonrasını Murat anlatmış olmalı. Onunla birlikte yürüttüğümüz bir deneyin gönüllü üyesi olarak seni beyin teleparter programına dahil ettik ve şu anda sen kafa tasından beyin teleparteine bağlısın ve burası beyinlerin birbirine bağlantı kurduğu kolezyum. Yani diğer herkesin yaşadığı ve normal hayatta kurduğu fantezilerin yine herkes tarafından yaşandığı sanal gerçeklik alanı.’’

Ailsya’nın dudakları titremeye başlamıştı. Karşısındaki adam öyle büyük bir kesinlikle konuşuyordu ki en ufak bir tepki bile verememiş ve olduğu yere mıh gibi çakılmıştı. Tabi aynı şoku diğerleri de yaşıyordu.
Akif elini havaya kaldırarak ‘’dur dur dur! Ne oluyor hocam bu ne demek böyle. Peki burası bir sanal gerçeklik ortamıysa benim burada ne işim var?’’

‘’Kusura bakma Akif’ciğim. Sen hastanemizde uzun süredir tedavi gören bir hastasın ve senin tedavini bizzat Murat yaptı. Ama bizim hastanenin başhekiminin adının Akif olduğu doğru. Ama o Akif sen değilsin. Sen ileri derecede Obsesif Kompusif ve ilerleyen zamanlarda kişilik bölünmesiyle tedavi ettiğimiz bir şizofren hastasısın. Kendini bazı zamanlarda hep hastanenin baş hekimi sanardın.’’

İsmail Mustafa’ya dönerek ‘’Olayın vahametini anladım. Benimle ilgili gerçekleri lütfen söylemeyin hocam’’ dedi.
Mustafa gülümseyerek ‘’buradaki üç normal kişiden biri sensin. Diğeri Murat ve ben.’’

‘’Hocam peki benim burada ne işim var.’’
‘’Seni kontrol grubuna dahil olarak buraya aldık. Yani bizim –Murat ve Mustafa- gibi buraya sınırsız giriş hakkın var ve telepartera bağlı değilsin.’’
‘’Hocam elini ayağını öpeyim bundan daha güzel bir haber olamazdı. Zaten az önce bi adam girdi içeriye. Herif ortaya atladı. Bu benim rüyam, bu benim rüyam. Sonra göbeğine doldurdular şu psikopatlar mermileri, adam ışık yumağı oldu gitti. İşin doğrusu o ana kadar ben de kendimi rüyada sanıyordum. Ama şimdi aynı filmlerde olduğu gibi ayrı bi boyuttaymışım meğer. Ama hoca sizinle tanıştığımı hiç hatırlamıyorum.’’
‘’Sen benimle tanışmadın zaten. Seni buraya Murat getirdi. Burada tanışmak varmış sistemde ne yapalım?’’
‘’Peki hocam benim kafamı çarpma olayıma sistemdeki bir hata dediniz. Bu ne?’’
‘’Buradaki herkes minimal ölçülerde bastırılmış duygularını ve korkularını yaşar. Senin bastırılmış pek fazla duygun olmamasına karşın yığınla korkun var. Seni beyin teleparterine bağlarken tüm bilinç altı ve üstünü taradık. Hem de görüntülü olarak.’’
‘’Yani kafamdaki şeyleri film izler gibi izlediniz mi?’’
‘’İzlemedik. Veri bankasına kaydettik. Ama istersek izlerdik. Neyse, senin korkularının en başlıcası ise ayağının kayması ve kafanı yere çarparak hafızanı kaybetmen çünkü en sevdiğin ve üzerine en çok titrediğin organın beynin. Başka korkuların da var. Mesela tuvalette kalp krizi geçirmek. Seks yaparken istemeden osurmak ve…
‘’Tamam ya! Bütün foyalarımı dökmeseniz hocam.’’

İsmail utançtan yerin dibine girmişti ama kimsenin umurunda bile değildi sanki.

O kazayı geçirdiğin gün beyin teleparterindeki güç akümülatörlerini değiştiriyordum. Sende tam o sırada bu korkunu canlandırdın. Normalde yere düşmen olasıydı ama sistemin güvenlik bloğunu kaldırdığım için sen olayın devamını da yaşadın ve korktuğun başına geldi. En azından geçici bir hafıza kaybıydı.’’
‘’ Ya hafıza kaybım sürekli olsa ne olurdu? Nede olsa burası sanal bir ortam. Bişe olmazdı heralde.’’
‘’O iş öyle değil işte. Buradaki güvenlik bloğu direk beyne bağlıdır ve beynin her faaliyetini takip eder. Kişinin kurduğu fantezilere bir yere kadar bu blok müsaade eder ama daha ilerisinde kişinin ölümüne kadar giden bir süreç ortaya çıkabilir. Dikkat et uğraştığım organ beyin…’’
‘’Anladım hocam peki nasıl kurtuldum.’’
‘’Sen tam yere çakıldığın sırada ben işimi bitirmiştim ve senin bağlı bulunduğun monitörden güvenlik uyarısı aldım. Eğer güvenlik bloğunu 2 saniye daha geç çalıştırsaydım şu an sen gerçekten hafızanı kaybetmiş olacaktın. Yani şans faktörüyle birlikte iyi bir günündeydin.’’

İsmail duyduğu şeylerin şokuyla ve geçirdiği kazadan kıl payı kurtulmanın sevinçiyle derin dondurucu ve ocakbaşı mangalı arasında kalmış biri gibi kararsız duygular yaşıyordu.

Alisya ve Akif oldukları yere çökmüşlerdi ve ağlamak üzereydiler.
Alisya İsrafil’e döndü ve hızlı adımlarla yanına yaklaştı. Yakasına yapıştı ve onu silkelemeye başladı.
İsrafil soğan çuvalı gibi silkelenirken kafasını Garuh’a doğru çevirdi ne ‘’naber!’’ Tarzında bir göz atarak ağzını maganda sokak simsarları gibi yana kıvırdı. Garuh başını hafifçe oynatarak onu geçiştirmişti.

‘’Aşağılık herif. Beni kullandın. Derhal yok edin bunu.’’

Alisya’nın emrindeki silahlı adamlar hala oradaydılar ve emirleri doğrudan Alisya’dan alıyorlardı.
Adamlar silahlarını İsrafil’in üzerine çevirdi, Alisya onu yakasından salona doğru itti ve adamlar tam tetiğe dokunacakken silahlar zavallı adamların elinde üzerine prezervatif geçirilmiş birer patlıcana dönüşmüştü. Adamlar ellerine iğretiyle bakarak patlıcanları yere attılar ama kendileri de ayaklarından başlayarak salatalığa dönüşmeye başlamışlardı.
İsrafil çılgınca kahkaha atıyordu.

‘’Aramızda sebzelerle ilgili ilgin fantezileri olan arkadaşlarımız var galiba ha hah hoa hoa!’’

Mustafa bıkkın bir el hareketiyle hafifçe inleyerek ‘’AXRST01’’ dedi ve yerdeki sebzelerde birden ışık demetine dönüşerek ortadan kalktı.

Mustafa’nın yaptığı bu kısacık gösteri diğerlerinin ona korkuyla karışık saygı duymalarını sağlamaya yetmiş de artmıştı bile.

İsrafil birden iki elini birleştirerek bir şeyler söylenmeye başladı. Olduğu yerde titriyor ve diz çökmeye başlıyordu. Tıpkı korku filmlerindeki donuk yüzlü büyücüler gibi hareketler yapmaya başlamıştı. Kafasını bir o yana bir bu yana sallıyordu. Bu sallantı o kadar kuvvetliydi ki neredeyse kafasın boynundan ayrılacaktı. Boynu lastik boru gibi uzamaya başladı. Kafası ipin ucuna bağlanmış taş gibi salonun içinde dönüyordu ve en sonunda gerilmiş lastiğin tekrar eski haline dönmesi gibi boynu toparlandı ve kafası eski yerine geri döndü.

Elinde kare prizma şeklinde bir cam tutuyordu ve camdan yayılan ışık salonun her tarafına yansıyor ve bir renk tayfı oluşturuyordu. İsrafil metalik bir kahkaha attı.
‘’Ha ha hoa hoa hoğa hoğa hoğss tıss gümm. Evet beni dinleyin şimdi zavallılar. Elimde tuttuğum şu şey ne biliyor musunuz?’’

İsmail artık bulunduğu yerin gerçek olmadığını bilmenin verdiği güvenle ‘’ babaannemin sandaleti’’ dedi.

‘’Salak çocuk, bu prizma senin şu anda beyninin bağlı bulunduğu teleparterin güç bloğu ve ben bunu birazdan yere attığımda burası lunaparka dönüşecek.
Ama bilmenizi istediğim daha önemli bir şey var. Sen Mustafa. Bunun yok olunca çok yüksek bir güç ortaya çıkaracağını biliyordun ve bunun için bir sürü denek kullanarak bu şeyin içinde güç topladın. Daha sonra bunu burada yok ederek sonsuz enerjiye ve en yüksek beyin seviyesine ulaşmayı hedefliyordun. Seni sahtekar. Ama artık o benim ellerimde ve birazdan odanın ortasında açılacak olan düşünce çukuruna atacağım onu ve herkes kaybettiği enerjiyi geri kazanacak. Senin de planın suya düşecek.’’

Herkes gözlerini Mustafa’ya çevirmişti. Mustafa ellerini iki yana kaldırdı ve omuzlarını dikleştirerek ‘’ o deliye gerçekten inanıyor musunuz? Az önce anlattıklarımı dinlediniz hepiniz. O güç bloğuna bir şey olursa hepiniz ölebilirsiniz. Sonuçta buranın ana çıkış şifresini biliyorum ve bağlı bulunduğumuz bilgisayar bir tek benim çıkmama yetki verecek şekilde tasarlandı. Ben çıkıp yeni bir güvenlik bloğu tasarlayana kadar siz ölmüş olabilirsiniz’’ dedi. Ama konuşması kimseye güven vermiyordu ve herkes –zombilerin geri dönüşü filmindeki gibi- Mustafa’nın üzerine yürümeye başlamıştı.

Bu sırada odanın ortasında iç bükey bir piramit oluşmaya başlamıştı. Tıpkı bir tesseract gibi içe doğru kademeli şekilde küçülüyordu ve en ucunda kara bir delik vardı.
Bir piramitte dış bükey olarak tavandan sarkmaya başlamıştı sanki biraz daha uzarsa diğer piramide kalıp şekilde oturacak gibi üst üste duruyorlardı ve bu piramidin de ortası delikti. İsrafil ellerini kaldırarak kendince kutsal bir dua okuyordu. Elindeki şeyi düşünce
Çukuruna atmak için son hazırlıklarını yapıyor ve etraftakileri sırayla selamlıyordu.

İsmail arkası dönük bir şekilde piramit şekilli kuyunun tam kenarında duruyordu.

Gayb birden yerinden havaya doğru fırladı ve İsrafil’in ellerine doğru müdahale etti.
Herkes o sırada Gayb’a dönmüştü.

İsrafil yere düştü ve Gayb’da onun üzerine.. İkisi yerde boğuşmaya başlamışlardı, güç bloğu bir Gayb’ın ellerinde beliriyordu bir İsrafil’in. O sabah doktor Mustafa’nın yanın uğramak için yola çıktılar. Planlarında önce hastaneye gitmek oradan yayın evine uğramak ve ardından okula gitmek vardı ama işler hiç planlandığı gibi yürümeyeceğe benziyordu çünkü, yanlarına kitabın müsveddesini almayı unutmuşlardı. Hastanenin dış bahçesine vardıklarında saat 10:30 olmuştu bile ve Tayfun Mustafa beyi odasında yakalamak için çok acele ediyordu Hastanenin geniş ve ağaçlı bahçesi, yüksek ferforje kapıların arkasından görünüyordu. El ele tutuşmuş hastaneye doğru yürüyorlardı. Kapıya yaklaştılar ve Tayfun göğsüyle kapıyı itti. Paslı metaller birbirlerine sürtünerek gıcırdamaya başladı ve kapı yarım vaziyet açıldı. Küçük tek katlı ve bahçenin muhtelif yerlerine serpiştirilen klinikler maket evler gibi boyanmıştı ve hiç orada akıl hastalarının bulunduğu gibi bir izlenim yaratmıyordu. İki yanı kavak ağaçlarıyla sarılmış asfalt yoldan 34 numaralı kliniğe ulaştılar ve bir duvara çıkan merdivenden duvarın üzerine çıkıp kliniğin özel bahçesine atladılar. Hastalar pasif bir şekilde sağa sola serpiştirilmiş kuklalar gibi hareketsizce duruyorlardı. Buse hastanın birinin tam yanından geçti ve o hastanın nefesini ensesinde hissetti. Sanki hastanın nefes alması çok garipmiş gibi korkuyla geri seğirtti ve o anda elm sokağı kabusundaki panik sahnelere benzer bir atakla hasta elini Buse’ye uzattı. ‘’Bir sigara ver n’olur, bak sana on milyar vericem hehehe!’’

Buse çığlık atıp Tayfun’un koluna yapışmıştı. Tayfun onu sakinleştirmek için ‘’korkma adam yemezler ve onlar pasifleştirilmiş durumda’’ dedi ama bu açıklama Buse’nin hiç içine sinmemişti ve neden herkes mavi pijama giymiş diye bir an aklından geçirdi. İşte sosyal devlet ve evrimin son noktası. Tek tip insan ve uygarlığımızın ulaşacağı son noktayı şimdiden yaşıyor bu insanlar. Kliniğin beton zeminli ve bir kahvehaneyi andıran salonunda hastalar masaların başına birikmiş televizyonda at yarışı izliyorlardı, herkes sessiz ve uysaldı. Aksine dışarıdaki bir ganyan bayii buradan daha berbat ve manyaklarla doluydu. Herkes huzurlu ve sükun içindeydi öyle ki Buse üzerine bir huzur ve huşu indiğini fark etti. İçinden ‘’ burada mı yaşasam ne yapsam herkes ne kadar da barışçıl ve huzurlu’’ diye geçirdi ve kafasını silkeleyerek bu düşüncesini dağıttı. Çay ocağında bir hasta herkese çay dağıtıyordu ve hiç kimse bu davranıştan dolayı çay dağıtanı küçümsemiyor aksine herkes birbirine yardım ediyor ve saygı duyuyordu. ‘’Burası ne biçim bir akıl hastanesi ya. İnsan hep burada yaşamak ister’’ diye aklından geçirdi Buse, ikinci kez bu düşünce onu iyice sarmıştı.

Görevli hemşire onları kliniğin iç holünde karşıladı. Tayfun hemşireyi tanıyordu ve ‘’Mustafa bey’’ diyerek isteğini kestirmeden ifade etmiş oldu.
Hemşire ‘’bir saniye bakayım odasında mı?’’ diyerek yanlarından ayrıldı. Birkaç dakika sonra hemşire geri geldi ve ‘’buyurun doktor bey odasında’’ diyerek onlara yolu gösterdi. Tayfun, Mustafa’nın odasına yaklaştıkça kalbinin hızla çarpmaya başladığını fark etti ve kendini telkin etmeye çalıştı ‘’ne oluyor böyle neden kaygılanıyorum ki sanki, hayret bişeyim ya!’’

Kapıyı iki kez tıklattı ve ardından odaya girdi. Mustafa odada yalnız değildi ve yanında gri bir polo marka boğazlı kazak giyinmiş, kadife pantolonlu, bakımlı ve her halinden aristokrat bir enerji yayan bir bey oturuyor ve bacak bacak üzerine atmış Mustafa’yla keyifli keyifli sohbet ediyordu. Tayfun ‘’anlaşılan bu adamda Profesör olmalı oturuşundaki rahatlıktan belli’’ diye düşünerek adamı süzdü ve önce Mustafa’yla sonra misafiriyle tokalaştı. Ardından Buse’de aynı evrensel hareketi yaptı ve Mustafa’nın bank biçimli koltuklarına kuruldular ama hiç rahat değildi ve bankın ağaçları insanın sırtını rahatsız ediyordu.

Mustafa beni işaret ederek ‘’çocuklar konuğum çok önemli bir oidiyogenotomortoloji uzmanıdır ve alanında ordinaryüs profesördür’’ dedi. Tayfun dudaklarını büzmüş ve beni bir kez daha süzmüştü ama Buse’nin hayran bakışlarını hala hatırlarım.

Tayfun merakla bana bakarak ‘’hocam cahilliğime sığınıyorum ama bu oidipusaryup, of ya, işte adını tam anlayamadım bu bilim ne işe yarar lütfen üzerime gülmeyin çünkü hiç duymadım’’ diyerek meraklı gözlerle bana baktı. Mustafa derhal söze atlamıştı ‘’bakın çocuklar, oidiyogenotomortoloji bilimi, mort olmuş uzaylıların daşaklarındaki sperm sayısının, bir karıncanın sırtındaki tüy sayısına oranının, bir milyonda beş yüz yetmiş iki bininin, borsada, ulusal yüz endeksi ile çarpımıyla ortaya çıkan kaosun, bir Çinlinin götündeki kılları ne kadar etkilediğini tespit eden evrensel bir bilimdir’’ diye açıkladı ve Tayfun’un çenesi zlank diye yere yapıştı.

Buse dayanamamış ve küstahlık ederek ‘’hocam ama kusura bakmayın da bir Çinlinin götünde hiç kıl yoktur ben özellikle Çinli götü göre göre midem bulandı ama bu adamların hepsi seri üretim gibi hiç birinde kıl yok yahu!’’

Ben hemen bu noktada müdahale etmek durumunda kaldım ve Buse’ye cevap verdim ‘’bakın hanım efendi: Bir Çinlinin götündeki kıl miktarı olasılık hesaplamalarımızın spesifik fizik kuramları gereği imkansızlık düzeyinde bir kuvantsal alanı desteklediği ve o yüzden götü kıllı bir Çinlinin, kılsız bir Arap’tan daha makbul olduğu sonucuna ulaşıldı ve bu adamlar yani Çinliler evrensel anlamda ulusal yüz endeksine harakiri yapma potansiyeline sahip psikopatlar.’’

Tayfun biraz konuyu anlamış gibi olmuştu ve bunu yüz hatlarından anlayabiliyordum. Mustafa odaya beş çay söyledi ve Tayfuna dönüp ‘’ee çocuklar ne yapıyorsunuz, hadi kalkın saunaya gidip play station oynayalım’’ dedi ve ben ‘’ Allah aşkına Musti yapma ne olur bari bugün olmasın’’ diyerek onu bir nebze olsun engelledim. Bu Musti’nin küçükken götüne play station kaçmış ve bu olaydan o kadar etkilenmiş ki okuyup psikiyatr olmuş ve hastanenin saunasına dev bir plazma ekran kurdurup, onu klinikte ziyaret edenleri bir fasıl saunaya götürüp zorla da olsa play station oynatmaya başlamış manyak. Bu sauna merakı da şuradan geliyor, annesi onu bir gün küçükken saunada unutuvermiş ve zavallı küçük Musti’nin pipisinin yarısı buharlaşmış. Ne vahim bir çocukluğu var değil mi?

Tayfun ‘’sağ olun hocam kalsın, biz yazdığımız kitapla ilgili gelmiştik’’ dedi ve ben hemen Tayfun’a dikkat kesildim. Mustafa bana dönerek ‘’abi sende inceler misin bu gençlerin kitabını? ‘’ dedi ve bende çayımdan bir yudum alıp başımı sallayarak onayladım. Tayfun’un yanında kitabı yazmış olduğu müsvedde dosya vardı ve bana uzattı. Ben Mustafa’ya dönerek ‘’olum manyak mısın niye beş çay söyledin’’ dedim. O da ‘’ abi bak ne olur ne olmaz birimiz çarpar dökeriz diye beş çay söyledim’’ deyince benim iplerim koptu ve hak etten gülerken elimle kendi bardağımı devirdim ve yedek gelen çayı içmek için hamle yaptım. O sırada Mustafa bana manalı manalı bakıyor ve odadaki herkes yani diğer ikisi gülüyorlardı.

Musti’nin söylediği doğru çıkmıştı ve kendisine saygı duyduğumu belirttikten sonra dosyayı alıp kurcalamaya başladım. Çok enteresan bir kitap olduğu her halinden belli oluyordu ve konunun içinde seks, vahşet, gizem ve abuk sabuk ne varsa her şeye değinilmişti. Ancak bazı yerleri dikkatli okuyunca birden dehşete kapıldım ve Mustafa’ya bakarak gözlerimi büyüttüm ve burada neler oluyor gibisinden kafamı iki yana salladım. Mustafa hiçbir şeyi çakmamıştı bende fazla belli ettirmek istemedim ve Tayfun’a ‘’bu kitabı bu gün inceleyeyim daha sonra Mustafa’ya bırakırım’’ dedim. Tayfun ‘’onure oluruz hocam, ne demek isterseniz sizde kalsın’’ dedi yalnız bir kaç detayı atlamıştık.

1: Bu gençler evden çıkarken dosyayı unutmuşlardı.
2:Peki bu dosya nerden çıktı ortaya?

İşte bu iki sorunun cevabını bulmak bir Çinlinin götünden kıl yolmaktan daha zor olduğu için konunun üstünde durmadım.Neyse, çocuklarla hoş beş ettikten sonra Mustafa nihayetinde onları gönderebilmişti. Onun misafirlerine gösterdiği ilgi bazen bokunun çıkmasına neden oluyordu o yüzden bu günlük muhabbeti kısa tutması yönünde ona mimiklerimle psikolojik bir baskı uyguladım.

Dosyayı Mustafa’nın masasının üzerine fırlattım ve haykırasım geldi ama kendimi zor tutmuştum zaten bu satırlarda halen varlığımı koruyorsam bu mülayimliğime borçluyum yoksa bu kitabın yazarı beni derhal romandan silerdi. Konuyu dolandırmayayım, Mustafa’ya döndüm ve ona bu ‘’bu kitapta neler yazıyor fark ettin mi?’’ dedim. O da pişmiş kelle gibi bana sırıtıyordu (pişmiş kelle nasıl sırıtır ki?). Koltuğuna iyice kuruldu ve bana yerime oturmamı, hiddetlenmememi söyledi.

Ardından anlatmaya başladı.

‘’Bak abi bu olaylar bir tesadüf değil bunu ikimizde biliyoruz. Kitapta yazılanlarla bizim yaşadıklarımız tamamen aynı ancak inan ki çocukların bu olayların hiç birinden haberi yok.’’

‘’ E peki bu kitabı neye dayanarak yazdılar peki?’’
‘’ Senin, beni bu klinikteki ilk ziyaretini hatırlıyor musun? Hani sana semaver yakmıştık ve beraber fındık kırdık sonra…’’
‘’ Ha hatırladım.Evet n’oldu ki?’’
‘’ İşte o gün beni iki genç ziyarete gelmişti ve bir kitap incelememi istemişlerdi.’’

O gün gözümün önünde bulanık bir şekilde canlandı ve o anı gerçekten anımsadım. Bu gençlerle o genler aynı gençlerdi.

‘’Tamamdır Musti. Hatırladım.’’
‘’Kitabın konusu ile ilgili bana danışmaya gelmişlerdi çok önceden. Bende bizim projeyi hikayeleştirip onlara sundum ve aslında kitabı ben yazdım sayılır. Hem eğlencelide oldu bak bir kitabımız bile oldu işte değil mi? Tarihin nasıl değiştiğini herkes okusun istedim.’’

‘’Olum sen manyaksın. Ne gerek var. Ya çocuklar durumdan şüphelenselerdi. Ya bi bokluk çıksaydı.’’
‘’Boş ver sen onu bunu. Bak işte İsmail’i kodese gönderdik. Murat’ı da birkaç güne kadar temizleteceğim ve laboratuardaki tüm malzemeleri de taşıttırdım ve orayı kapattırdım. Artık orası bir parfümeri oldu. Tüm dosyaları ve belgeleri de dvd’ye kopyaladım ve yaktım artık her şey tertemiz. Devlet arşivini de sildirdik ve oradaki adamı temizlettim.’’
‘’İyi iş çıkardın ama unuttuğun birkaç kişi var Garuh hala ortalıkta yok.’’
‘’İşte sorma o bizim başımızı ağrıtacağa benziyor. Akif ve Alisya’yı da K kliniklerine sevk ettim ve elektroşok grubuna dahil ettim. Şu dakikalarda beyinlerine şok yiyorlar ve hafızaları siliniyor.’’
‘’O kadarını bende biliyorum. Benim sorumu yanıtlamadın sen. Garuh nerde ve İsmail ne yapıyor? Bu işten çok kazanacaksın Musti. İnanamayacağın kadar çok.’’
‘’Mesela. 500 milyon.’’
‘’Salak mısın sen!’’
‘’Ne yani 500 milyondan az mı? Açık konuşayım oyun bozulur o zaman.’’
‘’Olum dallama en az diyorum bak en az 50 milyar kazanacaksın.’’

O sırada Mustafa dayanamamış osurmuştu. Herhalde bu rakam onu çok fazlasıyla zorlamıştı. Ama benim bu işten kazanacağım paranın yanında onunki sinek kalırdı.

‘’Ne o Musti paranın miktarını duyunca osurdun bakıyorum. Çok mu zoruna gitti?’’
‘’Yok be abi kusura bakma ama 50 milyarı kim duysa osurur hatta sıçar be. Az paramı. Onunla bir devlet kurarım ben yav. Her şey iyide bu kadar para hangi hesaba ve nasıl yatacak. Devlet derhal beni enseler.’’
‘’Sana Microsoft’un yüzde elli beşini vericem. Böylece paranın derdini çekmezsin.’’

Mustafa o an yaptığı işin ne kadar değerli olduğunu fark etmiş olsa gerek ki dvd’yi çıkardı ve dosyalara yeniden göz attı.

İlkokuldan bu yana sahtekarlığı ve çakallığı hiç değişmemişti bu herifin. Dvd’deki dosyaları okumayı bırakarak bana döndü ve kalın camlı gözlüğünü çıkarıp gözlerini kurbağa gibi kısarak baktı. Bu zavallılıkla karışık çakal bakışa dayanamayarak tek tedirginliğimi dile getirdim ve bu, benim konuyla ilgili o günlük son konuşmamdı.

‘’Ama ben İsmail’den hala tırsıyorum bak demedi deme her şey yoluna girecekken ortaya çıkıp oyunu bozarsa, elimi ağzından sokup dalağını sökerim haberin olsun.’’

Zaferimizi kutlamak için Musti’yi de alıp Conrad oteline gidip alem yapmaya karar verdik ve akşam Conrad’da görüşmek üzere oradan helikopterimle ayrıldım. Yolda giderken gençlerin yazdığı kitaba göz atıyor ve bir yandan İstanbul’u seyredip yaptığım olayın boyutunu düşünüyordum.
Tayfun ve Buse benim ve Mustafa’nın yaptığı olayların detaylarını romanlaştırmakta gerçekten ustaydılar ve bu konuda Mustafa’nın da katkı payı çok büyüktü. Olayın en güzel yanı ise İsmail ile ilgili pek çok detay kurgulamışlar ama bir sonuca bağlayamamışlardı. Güzel diyorum çünkü, bu noktadan sonrasını kurgulamam için tamamen benim müdahalemin gerektiği konusunda hemfikirdik. Neticede bu kitabın oluşmasına ben neden olmuştum.