SAHANDA YUMURTA

PİR SULTAN AK

DİŞİ İGUANALAR

Ve ufak, ufacık detaylarla örülü bir yaşam, kendini belli ediyordu en karanlık sokakların parıltısından öteye geçemeyen küçük dehlizlerde… Bir hayatın garip öyküsüdür bu kitap ve aslında öykünün kendisidir hayat.

İki kişi kollarıma girmiş beni taş sokakların yeşil ve eskimiş yosunlarının üzerinden yürütüyordu. Büyükçe bir binanın önüne geldik. Durduk. Kapının üzerinde ‘’Yeni Devlet Dairesi’’ yazıyordu. Acaba neler olmuştu burada, bu kentte bu sokakta ve bu binada. Eski devlet neredeydi ben neredeydim ve bu iki kişi kimdi…

O an anladım ki Yeni Devlet Dairesi, ulusal güvenlik binasının ta kendisiydi ve burada çalıştığım yıllardaki gibi dış kapı yüksek ferforje demir işçiliğiyle örülmüş, her zamanki gibi dışarıdan eski bir Rus kilidiyle kapatılmıştı. Bu binada bir şeyler dönüyordu ama ne? Kimin umurundaki… Ben içeriye girdim o adamlarda arkamdan geldiler. Kapıda takım elbiseli baylar ve hoş giyimli bayanlar beni karşıladı. Yavaş ama kararlı adımlarla içeriye doğru yürüdüm ve etrafımdakilere baktım. Sanki 1960’lı yıllardan kalma bir anarşistin gölgesini taşıyordum üzerimde. Herkes bana ağır çekimle hafif baş eğerek selam veriyor ve zorunlu bir tebessümle dudaklarının içinde mırıldanarak ‘’hoş geldiniz’’ diyorlardı. Anlaması çok güçtü. Neden? Niye bana böyle özen gösteriyorlar ve neden sanki onların amiriymişim gibi hissediyorum kendimi… Kafam türlü sorunlarla uğraşırken koluma girip beni buraya getiren o iki adamı aradı gözüm ama ayaklarım sanki bu hafif nemli ve protokol kokan halıların üzerinde binlerce defa gidip gelmiş gibi yolunu bularak beni bir yerlere sürüklüyordu.

Kocaman kapıları ve üzerinde barok el işçiliği olan ahşap bir kapının önünde durdum. Kapının sağına ve göz hizasına gelecek bir yere altın kaplama levhanın üzerine ‘’baş mimar’’ yazıyordu. Her halde önemli bir toplantı veya bir iş görüşmesidir diye düşündükten sonra gri renkli gravatımı düzeltip ceketimin eteklerinden çekiştirdikten sonra bir iki defa öksürüp yıllardır boğazıma birikmiş olan balgamın bir kısmını temizledikten sonra kapıyı vurdum ve içeriden birinin bana ‘’gel’’ demesini bekledim.

Yoo. Kimseden ses seda çıkmıyordu ve ellerinde siyah, mavi, kırmızı ne bileyim her renkten dosya taşıyan beyler ve bayanlar arkamdan geçiyor ve şaşkınlıkla bana bakıyorlardı bunu hissedebiliyordum. En sonunda üzerinde mavi önlük olan ve kendisinin teknisyen olduğunu düşündüğüm bir genç yanıma yanaşarak ‘’efendim kapıda problem mi var acaba? Dilerseniz yardımcı olayım’’ diyerek kapı koluna doğru uzandı. Üzerinde sedef işçiliği bulunan ve altın kabartmayla ‘’yeni dünya’’ yazan kapı tokmağını tam kavrayacağı sırada elini yakaladım ve ona doğru bakarak ‘’sorun yok, sadece bir şey hatırladım’’ dedim. Genç sanki çok yanlış bir şey yapmış ve karşılığında çok büyük bir ceza görecekmiş gibi karşımda iki büklüm oldu ve ‘’efendim beni bağışlayın ben şeyy, sadece yardım…’’ Omzundan tuttum ve onu yukarı çektim ve işaret parmağımı iki yana sallayarak ‘’yanlış bir şey yok sağol’’ dedim ve onu işine geri dönmesi için uyardıktan sonra aynı kapı tokmağına uzandım ve kapıyı açtım.

İçerisi çok yüksek tavanlı ve duvarları Osmanlı işçiliğiyle bezeli çini süslemeli, abanoz ağacından yapılmış kitaplık, ahşap masa ve sandalyeli sağda solda birkaç tablo ve gümüş süslükle bezenmişti. Tabloların birini önünde durdum ve altındaki imzayı inceledim. ‘’Pablo Picasso’’ ‘’Leonardo da Vinci’’ ‘’Salvador Dali’’ gibi isimler ve imzalarını taşıyorlardı. Masa ve sandalyelerin bir köşesinde ‘’Napolyon’a ait çalışma masası ve oturma grubudur’’ diye bir not kağıdı iliştirilmişti. Masanın başına geçtim ve yarı taht biçimli garip iskemleye oturdum. Baş tarafında ‘’III. Sultan Selim’in tören oturgacı’’ diyordu ve iskemlenin hemen arkasına doğru yerden yüksekliği üç buçuk metreye yakın ve genişliği tam duvardan duvara olan büyük bir kitaplıkla donanmıştı. İskemleden kalktım ve kitaplığa yöneldim. O… Neler yoktu ki. Osiris’in ölüler kitabından tutunda Hermetika’ya kadar her şey muazzam bir şekilde korunmuştu burada.

İyide benim burada ne işim vardı ve bu bina kime aitti. O sırada kapı çalındı ve gel dememe fırsat kalmadan iki üniformalı adam içeriye girdi. Korktum ve irkildim. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Ellerimi yanımda sabitleyerek adamlara bakıp kaldım.

‘’Efendim yıllık hasar raporunuzu getirdik ve bu yıl daha fazla hasar vermeyi düşünüyoruz.’’
Ben kafamla aşağı yukarı hareket yaptıktan sonra adamlar askeri bir sesle dosyaları masaya bırakıp ayaklarının üzerinde 180 derecelik bir dönüşten sonra şrak tak yaparak topuklarını yere vurup ‘’efendim’’ diyerek oldukları yerde mıhlandılar Yüzleri kapıya dönüktü ve kapı hafif aralıydı. Adamları büyük bir hayret ve dehşet içinde izliyordum. Neden dışarı çıkmıyorlar diye düşündüm ve aklımdan peşi sıra başka düşüncelerde geçti hatta o kadar dalmışım ki adamlar neredeyse on dakika orada hareketsiz beklemişler. Askerlerden biri boğazını temizleme numarasıyla dikkatimi kendi üzerlerine çekmeye çalıştığı sırada onların orada olduğunu fark edebilmiştim. Bende metalik bir ses tonu uydurdum ve kendimi olayın akışına koyuverdim.’’Asker, çıkabilirsiniz.’’ Yeniden şrak, tak. Topuklarını birbirlerine vurdular ve aynı nizami adımlarla odanın dışına çıkıp nazikçe kapıyı kapadılar.

Neyim ben. Bir çeşit Hitler mi? Yoksa kaçık bir diktatör veya ihtilalci bir komutan mı? Bu kadar iş yapıyorum ve bunların hiç birinden haberim yok aksine büyük bir korku, panik ve zavallılık duygusu içindeyim. Bu oda bana göre çok büyük ve ihtişamlı. Buradaki adamlar, askerler, doktorlar ve diğerleri. Her şey sinir bozucu düzeyde sistemli ve düzenli. Bu düzeni kim kurdu ve bu adamların benim yönetimim altında ne işi var. Her şeyden önemlisi sorun şu: Ben kimim?

Yeniden taht biçimli iskemleme oturdum ve askerlerin bana sunmuş olduğu dosyaları incelemeye koyuldum. Amacım dosya incelemek değil burada olup bitenlerle ilgili ve kendimle ilgili fikir sahibi olmaktı. Dosyayı açtım ve beyaz A-4 kağıdına daktilo ile alt alta yazılmış iki, üç, beş, on, yirmi haneli rakamlardan başka hiç bir şey bulamadım. Diğer dosyayı açtım. Aynı şey orada da mevcuttu. Bu ne biçim hasar bu ne biçim rapor diye kendi kendime söylenip bir taraftan da saçımı çekiştiriyordum. Hiç mi yazı yok yada belge, damga, mühür, imza falan filan… Madem burası bir iş yeri veya bir kurum o halde burada telefon olmalıydı. Gözüm telefon aradı. Sekreterim yada yaverim olmalı diye düşündüm. Telefon hatta kablodan eser yoktu ve o sırada içeriye hoş giyimli, mini etekli ve boynunda lila flüarı olan sarışın bir bayan girdi.

‘’Buyurun efendim beni arzu ettiniz.’’ Kadına doğru döndüm ve gözlerine anlamsız ve boş ifadelerle baktım. ‘’Hayır ben seni arzu filan etmedim. Bunu da nereden çıkarıyorsun’’ dedim ve kadını çıkarıyor-sun hecesini daha düşünüp söylerken gözden kayboldu. Ben o sırada konuştuğum kelimelerle meşgul olduğumdan ötürü filmlerdeki sahne değişimi kadar hızlı bir sürede kadın dışarı çıkmış olabilirdi. Aklımdan beni buraya getiren o iki adam geçti. Yüzlerini net olarak hatırlamıyordum ama sisli bir hayal perdesinin ardında o adamların nasıl tipler olduklarını seçebiliyordum. O anda tekrar kapı aralandı ve ilk önce içeriye siyah parlak bir çift ayak girdi. Ardı sıra siyah ve jilet gibi ütülenmiş pantolonlar ve dört ayak. Her şey yavaş çekimle işliyordu. Küçük parmağında siyah taşlı altın bir yüzük taşıyan el kapı kenarına uzandı ve kapıyı iyice itti. En sonunda sakallı, saçları yana taralı iki kafa içeri girdi.

Siyah takım elbiseli ve siyah gıravatlı bu iki adam beni buraya getirmişti muhtemelen. Önümde durdular ve öylece bana bakakaldılar.
Söze ilk ben girdim bu defa.’’ Beyler sakallarını biraz fazla uzamış onları kestirseniz sevinirim.’’ Bir anda adamların tüyleri yolunmuş ve besberrak yüzleriyle bana bakıyorlardı. ‘’Peki bana şimdi anlatın. Benim burada ne işim var ve siz beni buraya neden getirdiniz?’’
Boyu daha uzun olan boynunu ileri uzatıp yutkunarak çatallaşmış bir sesle konuşmaya başladı.
’’Biz ana programa bağlıyız ve her sabah sizi buraya getirmekle görevliyiz, efendim.’’
‘’Bu ana program kim? Beni buraya getirme emrini kimden alıyorsunuz?’’
Adamlar yüzüme sanki beni ilk kez görüyorlamış gibi baktılar ve hayret içinde ikisi de aynı anda tek heceyle soruyu yanıtladılar.
‘’Siz!’’
Sinirim iyice gerilmeye başlamıştı ve sabahtan bu yana kendimde duyduğum yitik güven artık yerini hırçınlığa ve küstahlığa bırakıyordu. Bunu hissedebiliyordum.
‘’İyi de lanet olası herifler bu programla ilgili kimse bir şey bilmiyor mu? Burası bir hastane mi yoksa bir uzay üssümü? Bana bir şey açıklayacak kadar bilginiz yoksa neden benim emrim altındasınız?’’
‘’Efendim! Burada her şeyi yalnızca siz bilirsiniz ve idare edersiniz?’’
‘’Burası dediğin yer neresi?’’
‘’Karargahınız efendim.’’
Artık küstahlık sınırlarını aşmış ve kabadayılık sınırına girmiştim. Sesim iyice yükselmiş ve hakarete bir santimlik mesafeden neredeyse çığlık düzeyinde adamları azarlamaya başlamıştım.
‘’Bu karargah benimse ve siz benim adamlarımsanız, bunlardan neden haberim yok ve neden hiçbir şey bilmiyorum. Adımı bile bilmiyorum. Sen benim adımı biliyor musun peki?’’
‘’Sizin adınız efendidir ve sizinle ilgili her şeyi yalnızca siz bilirsiniz efendim.’’
Artık bu adamlara daha fazla bağırmanın sadece sesime zarar verdiğine kanaat getirmiştim ve bu asalakların bana verecekleri hiçbir bilgi yoktu.
Arkamı döndüm ve kitaplıktaki kitap isimlerini okumaya başladım. Belki sinirim yatışır diye on saniyede on iki kitabın sırtını, yazarını ve üzerindeki basım tarihini istemsizce okumuştum. Duraksadım ve bir kükremeyle ‘’dışarı, defolun’’ diye haykırarak adamları kovdum. Artık kendimi gerçekten patron gibi hissediyor ve elimde gerçekten tam yetki olduğunu fark edebiliyordum. Üst kısmı kubbe şeklinde kesilmiş cami penceresi gibi ama iki metreye dört metre ebatlarındaki camın önüne geçmiş aşağıyı izliyordum. Binaya giren çıkanın haddi hesabı yoktu. Araçlar park ediyor insanlar iniyor, biniyor. Üzerinde devlet bayrakları taşıyan kırmızı plakalı resmi araçlar konvoy halinde yanaşıyor ve içinden kimi ülkenin başbakanı veya cumhurbaşkanı iniyor kimileride biniyordu. Bahçe çok geniş ve girişi iki iguana heykeliyle resmedilmiş demir bir kapıdan oluşuyordu. Bahçede türlü ağaçlar ve çalılar dikkatimi çekti. Binanın iç giriş kapısının tam önünde ise bir havuz ve ortasında dünya dönüyordu. Dünyanın tam tepesinde yine bir iguana maketi hareket ediyor ve adımlarıyla dünyayı döndürüyordu. Dış kapı ve etrafın duvarları o kadar yüksek yapılmıştı ki dışarısını göremiyordum sadece dış giriş kapısının demir parmaklıkları arasından yolu ve geçen araçları seçebiliyordum ve yolun karşı tarafındaki diğer taş binayı…

Ne garip bir yer burası. İguanalar, resmi araçlar ve her şeyin efendisi olarak ben. Tahtıma kuruldum ve arkama yaslanıp her şeyin ne renge bürüneceğini ve biraz sonra ne garip bir şeyle karşılaşacağımı beklemeye başladım. Düşünecek bir şeyim yoktu çünkü, hiç anım ve yaşadığım bir olay yoktu en azından şimdilik ben bilmiyordum ve her şey yoluna girene kadar sessizce oturup beklemeye karar verdim. Tam önümde duvarın en üstünde el yazısıyla bir papirüse yazılmış ve çerçevelenmiş bir yazı gördüm. ‘’Hatırlayabileceğin kadar anın olsun. Anın olacak kadar yaşa!’’ Bu söz şu an benim ölmemi gerektirir herhalde çünkü ne anım var ne de hatırlayabileceğim bir şey. O halde hayat benim için ya yeni başlıyor yada sonuna gelmiş bulunmaktayım.